Greenixten Haberler

Keşfedin, ilham alın ve yeşil dönüşüm yolculuğunuzda GreeniX Blogu takip edin

İklim Krizini Kim Yarattı? Ekonomik Sistem, Tarihsel Sorumluluk ve Bugünün Gerçekleri

5 dakika Okuma Süresi / 12.01.2026 / Genel
Keşfedin, ilham alın ve yeşil dönüşüm yolculuğunuzda GreeniX Blogu takip edin
Greenix

Bu blog yazısı, Prof. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın moderatörlüğünde, Prof. Dr. Nüzhet Dalfes ve Ümit Şahin’in katılımıyla gerçekleşen “İklim Krizini Kim Yarattı?” Başlıklı Teke Tek Bilim programındaki çarpıcı tartışmalar referans alınarak hazırlanmıştır. İklim krizi artık geleceğe dair soyut bir risk değil; bugün yaşadığımız ekonomik ve sosyal sorunların tam merkezindeki küresel bir gerçekliktir. Söz konusu tartışmada da vurgulandığı üzere; bu kriz sadece bir doğa olayı değil; enerji stratejilerini, küresel ticareti ve devletlerin kalkınma modellerini yeniden şekillendiren derin bir ekonomi, adalet ve yönetişim meselesidir.

Program boyunca ele alınan bilimsel veriler ve tarihsel perspektif, iklim değişikliğinin “yanlış giden birkaç uygulamanın sonucu” değil, yüzyıllardır inşa edilen bir sistemin doğal çıktısı olduğunu göstermektedir. Bu yazı; videodaki temel çıkarımlardan yola çıkarak iklim krizinin arkasındaki yapısal nedenleri, tarihsel sorumluluğun adaletsiz dağılımını ve neden bireysel tercihlerden ziyade kurumsal bir dönüşüme ihtiyacımız olduğunu analiz etmektedir. İklim krizini doğru tanımlamak, gerçek çözümler üretmenin ilk adımıdır.

Ekonomik Sistem ve İklim Krizi Arasındaki Görünmez Bağ

1,5 Derece Eşiği: Uygarlığın Üzerine İnşa Edildiği "İnce Ayar"

Küresel ısınmanın 1,5 derece ile sınırlandırılması hedefi, çoğu zaman sanki üzerinde pazarlık yapılabilecek siyasi bir talepmiş gibi algılanıyor. Oysa bilimsel açıdan bu sayı yerkürenin sistem ayarlarının bozulmaya başladığı kritik bir eşiği temsil eder. İnsanlık olarak son 10.000 yıldır, yani tarımı keşfettiğimiz, devletler kurduğumuz ve karmaşık toplumlar inşa ettiğimiz "Holosen" döneminin o mucizevi sıcaklık istikrarında yaşadık. Bugün bu istikrarın ayarı kaçmış durumda. Prof. Dr. Nüzhet Dalfes’in vurguladığı gibi, bu artışı bir vücut ateşi gibi düşünmek gerekir; 36,5 dereceden 38’e çıkan bir ateş, vücut için sadece "bir miktar sıcaklık" değil sistemin çökmeye başladığının ciddi bir hastalık belirtisidir.

Bu 1,5 derecelik artış, ortalama bir sıcaklık yükselmesinden çok uç olayların kontrolden çıkması demektir. Okyanus suları ısındığında, devasa kasırgalar enerjisini doğrudan bu sıcaklıktan alarak yıkım gücünü artırıyor. Akdeniz Havzası’nda yer alan bizler için bu durum, gelecekteki bir tahmin değil, bugün yaşanan bir trajedidir. Güney ve Ege bölgelerimizde tarımı imkansız kılan uzun süreli kuraklıklar baş gösterirken, kuzey bölgelerimizde ani, şiddetli ve yıkıcı sel felaketleriyle sarsılıyoruz. Bilim bize net bir mesaj veriyor: İklim sistemi sinsice değişmiyor; üzerine kurulu olduğumuz tüm ekonomik ve sosyal zemin hızla kayıyor.

Atmosferin Karbon Hafızası ve Tarihsel Sorumluluk

İklim krizini kimin yarattığı sorusuna yanıt ararken bugünkü emisyon tabloları bizi yanıltabilir. Gerçek sorumluya ulaşmak için atmosferin "karbon hafızasına" bakmak gereklidir. Karbondioksit havaya salındığında en az 100 yıl boyunca orada kalmaya devam eder. Bu bilimsel gerçek, iklim krizini doğrudan bir "tarihsel borç" meselesine dönüştürür. 1915 yılında seri üretimle yollara çıkan Ford T model araçların egzozundan çıkan karbonun yarısı bugün hâlâ gökyüzünde ısıyı hapsetmeye devam ediyor. Yani biz bugün sadece bugünün değil, son 150 yılın birikmiş faturasını ödüyoruz.

Bu "birikimli emisyon" gerçeği, faturanın büyük kısmını sanayi devrimini fosil yakıtlarla gerçekleştiren ve bu sayede zenginleşen ABD ve Avrupa ülkelerinin omuzlarına yüklüyor. Bugün yıllık emisyonlarda %30’luk pay ile Çin zirvede olsa da atmosferdeki karbon stokunun tarihsel sorumluluğu hâlâ Batı dünyasının üzerindedir. Türkiye ise küresel emisyonların yaklaşık %1’inden sorumlu olmasına rağmen, dünyayı en çok kirleten 198 ülke arasında 15. sırada yer almaktadır. Bu tablo, Türkiye'nin iklim politikasında sadece bir "izleyici" değil, masada söz sahibi olması gereken ana aktörlerden biri olduğunu kanıtlamaktadır.

Nükleer Enerji: Stratejik Bir Çözüm mü, Dikkat Dağıtıcı Bir Nostalji mi?

İklim tartışmalarının en hararetli ve en çok kafa karıştıran başlıklarından biri nükleer enerjinin rolüdür. Genellikle "temiz ve kesintisiz" bir enerji kaynağı olarak sunulan nükleer, ekonomik ve zamansal gerçeklerle karşılaştırıldığında oldukça maliyetli bir seçeneğe dönüşebiliyor. Bir nükleer reaktörün planlanması ve devreye alınması on yıllar sürerken, güneş ve rüzgâr enerjisinin maliyetleri son on yılda %90’lara varan bir oranda ucuzlamıştır.

Nükleer enerjinin çözülememiş atık problemi ve yüksek inşaat maliyetleri bir yana; güneş bugün dünyanın en ucuz ve en hızlı kurulabilir enerji üretim biçimi haline gelmiştir. Batarya teknolojilerindeki devasa gelişim ise yenilenebilir kaynakların "kesintili" olma sorununu (güneşin batması veya rüzgârın durması) tarihe gömmeye hazırlanıyor.

Emisyon Ticareti, "Ofset" Aldatmacası ve Şirketlerin Rolü

İklim krizine karşı geliştirilen Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), kirletme hakkının bedava olmaktan çıkarılmasını hedefleyen bir piyasa aracıdır. Ancak bu sistemin en büyük açığı, "ofset" (telafi) mekanizmasıdır. Bir şirketin kirletmeye devam etmek için başka bir yerde ağaç dikme sözü vermesi veya mikro-HES gibi projelerden karbon kredisi alması, çoğu zaman gerçek bir azaltım değildir.

Yeni dikilen bir ormanın gerçek bir karbon yutağı haline gelmesi en az 20 yıl sürerken, fosil yakıtların atmosfere verdiği zarar anlık ve kalıcıdır. Bu tür mekanizmalar, büyük kirleticilerin "yeşil aklama" (greenwashing) yapmasına zemin hazırlamaktadır. Şirketlerin artık bu soyut riskleri ölçülebilir, yönetilebilir ve bilimsel temelli stratejilere dönüştürmesi gerekiyor. Karbon ayak izini sadece kâğıt üzerinde "ofsetlemek" değil, operasyonel olarak fosil yakıtlardan çıkmak gerçek çözümün tek anahtarıdır.

Mevcut Ekonomik Sistem ve Sürekli Büyüme Paradoksu

Büyüme Paradoksu ve "Başarı" Tanımının Sorgulanması

Bu krizin en çarpıcı yönü, büyümenin hâlâ mutlak bir başarı ile eş anlamlı kabul edilmesidir. Ancak yurt içi hasıla artarken ekosistemler çöküyorsa, bu büyümenin kime ve neye hizmet ettiği sorusu kaçınılmaz hale geliyor. Bugünkü ekonomik göstergeler doğayı, sağlığı ve toplumsal refahı dışarıda bırakan oldukça dar bir başarı tanımı sunuyor. Kaynakların belirli ellerde yoğunlaştığı, çevresel maliyetlerin ise toplumun geneline ve gelecek nesillere "borç" olarak yayıldığı bu yapı, sürdürülemez bir kırılganlık yaratıyor. Karbon salımı, hava kirliliği ya da iklim kaynaklı afetlerin bedelini çoğu zaman bu krize en az katkısı olan kesimler ödüyor. Bu durum, iklim krizinin neden sadece teknik bir emisyon sorunu değil, aynı zamanda köklü bir adalet meselesi olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Daha Yeşil Büyüme" mi, Yoksa Yeni Bir Sistem mi?

Video boyunca tartışılan en önemli kırılma noktalarından biri de şu: Sorunu “daha yeşil büyüme” ile mi çözeceğiz, yoksa büyümenin kendisini mi sorgulayacağız? Enerji verimliliği, yenilenebilir kaynaklar ve teknolojik çözümler elbette kritik; ancak tüketim alışkanlıkları ve üretim ölçeği değişmeden bu çözümlerin etkisi sınırlı kalmaya mahkumdur. İklim krizi bize ekonomik sistemi yeniden tasarlama çağrısı yapıyor. Daha yavaş, daha dengeli ve gezegenin sınırlarını gözeten bir yaklaşım; yalnızca çevreyi değil, uzun vadede ekonomiyi ve toplumsal istikrarı da korumanın anahtarıdır. İklimle uyumlu bir gelecek, büyüme takıntısından ziyade dayanıklılık, adalet ve sürdürülebilir refah kavramlarını merkeze alan bir dönüşümle mümkündür.

Tarihsel Sorumluluk ve İklim Adaleti: Herkes Eşit mi?

İklim krizine dair en büyük yanılgılardan biri, herkesin bu yıkımda eşit pay sahibi olduğu düşüncesidir. Oysa tarihsel emisyonlara bakıldığında, sanayileşmiş ülkelerin yüz yılı aşkın süredir fosil yakıt temelli bir büyümeden tek taraflı faydalandığı görülüyor. Karbonun atmosferdeki "yüzyıllık hafızası", 1900'lerin başında yaratılan ekonomik refahın çevresel maliyetlerini bugün tüm dünyanın sırtına yüklüyor. Bu süreçte kazanılan zenginlik küresel ölçekte paylaşılmazken; krizin faturası, emisyonlara katkısı en az olan ancak iklim dalgalanmalarına karşı en savunmasız coğrafyalara kesiliyor.

Video boyunca da altı çizildiği gibi; tarıma bağımlı ekonomiler ve altyapısı zayıf bölgeler, bugün aşırı sıcaklar, sel ve kuraklık gibi felaketlerle doğrudan yaşam mücadelesi veriyor. Bu tablo, iklim krizinin yalnızca çevresel bir risk değil, aynı zamanda derin bir kalkınma ve insan hakları sorunu olduğunu kanıtlıyor. Buradaki temel düğüm noktası ise şu: Eğer sorumluluk tarihsel olarak eşit değilse, çözüm yükümlülüğü eşit olabilir mi?

İklim adaleti perspektifi, emisyonları tarihsel olarak artıran ülkelerin; finansman, teknoloji transferi ve uyum politikalarında çok daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini savunur. Bu gerçek, aynı zamanda sorumluluğu sadece "bireysel tercihlere" indirgeyen anlatının sınırlarını da ifşa etmektedir. Elbette bireysel farkındalık kıymetlidir; ancak tarihsel sorumluluk ve sistematik üretim-tüketim modelleri göz ardı edildiğinde, kriz haksız bir şekilde sadece bireylerin omuzlarına yüklenmiş olur. Gerçek çözüm; adil bir yük paylaşımı ve küresel sistemin bu tarihsel borç ekseninde yeniden yapılandırılmasıyla mümkündür.

Geleceğin İnşası: COP Zirveleri ve Türkiye’nin Fırsatı

Geleceğe baktığımızda, 2026 yılında Türkiye’de gerçekleşmesi beklenen COP 31 İklim Zirvesi, sadece diplomatik bir toplantı değil; Türkiye’nin iklim politikalarını rasyonelleştirmesi ve enerji dönüşümünde liderlik etmesi için tarihi bir fırsattır. Enerji dönüşümü artık sadece etik bir tercih değil; yeni istihdam alanları yaratan, teknolojik bağımsızlığı pekiştiren ve ekonomiyi fosil yakıtların jeopolitik kıskacından kurtaran stratejik bir hamledir.

Doğa ile yapılan pazarlık masasında siyasi vaatlerin, dezenformasyonun ya da ekonomik lobilerin hiçbir hükmü yoktur. Fizik kuralları pazarlığa kapalıdır. Bizim elimizdeki tek gerçek koz, bilimi karalanmış bilgilerden ayırmak ve ekonomik modellerimizi gezegenin sınırlarına göre yeniden tasarlamaktır. Uygarlığın devamı, bu iradeyi bugün gösterip gösteremeyeceğimize bağlıdır.

COP Zirveleri: Neden Yeterli Değil?

Bu eleştirilerin temelinde, COP zirvelerinin yapısal sınırları yatıyor. COP’lar, teoride küresel mutabakatın sağlandığı alanlar olsa da pratikte ülkelerin kendi ulusal çıkarlarıyla hareket ettiği, diplomatik pazarlıkların ağır bastığı platformlara dönüşebiliyor. Özellikle fosil yakıtlara bağımlı ekonomiler, kısa vadeli büyüme hedeflerini korumak adına daha iddialı iklim taahhütlerinden kaçınabiliyor.

Videoda da altı çizildiği gibi, COP zirvelerinde sıkça karşılaşılan bir sorun “hedef enflasyonu”. Net sıfır, 1,5°C, 2050 vizyonları gibi büyük hedefler masaya konuluyor; ancak bu hedeflerin nasıl, hangi ara adımlarla ve kim tarafından hayata geçirileceği netleşmiyor. Taahhütlerin büyük bölümü gönüllülük esasına dayanıyor ve ülkeler verdikleri sözleri tutmadığında ciddi bir yaptırımla karşılaşmıyor.

Bir diğer kritik mesele ise zaman faktörü. İklim bilimi, emisyonların çok hızlı bir şekilde azaltılması gerektiğini söylerken; COP süreçleri yavaş ilerleyen, müzakere ağırlıklı ve çoğu zaman gecikmeli kararlar üreten yapılar olarak karşımıza çıkıyor. Bu gecikme, iklim krizinin fiziksel etkileri hızlanırken politika üretiminin geride kalmasına neden oluyor.

Ayrıca COP’ların odağında çoğunlukla devletler yer alıyor. Oysa günümüzde küresel emisyonların önemli bir kısmı şirketlerin üretim ve tedarik zinciri faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Finans sektörü, enerji şirketleri ve çok uluslu yapılar COP masasında dolaylı aktörler olarak yer alırken, gerçek dönüşüm gücüne sahip mekanizmalar çoğu zaman tartışmanın dışında kalıyor.

Tüm bunlar, iklim krizinin çözümünün yalnızca uluslararası zirvelere bırakılamayacağını açıkça ortaya koyuyor. COP’lar önemli bir çerçeve sunuyor ancak bu çerçevenin içinin doldurulması ulusal iklim politikaları, bağlayıcı düzenlemeler, şirketlerin iş modelleri ve finansal sistemin dönüşümüyle mümkün olabiliyor. Aksi halde COP’lar, iyi niyet beyanlarının tekrarlandığı ama gerçek emisyon azaltımının geciktiği platformlar olmaktan öteye geçemiyor.

Bu nedenle videonun da işaret ettiği gibi, asıl soru artık “COP’ta ne karar alındı?” değil; “bu kararlar gerçek ekonomide ve günlük üretim-tüketim pratiklerinde nasıl karşılık buluyor?” sorusu haline geliyor.

Çözüm Nerede Başlıyor?

Videonun da net biçimde işaret ettiği gibi çözüm, tek başına teknolojik gelişmelerde ya da bireysel davranış değişikliklerinde başlamıyor. Asıl dönüşüm, daha derinde; sistemin kendisinde başlıyor. İklim krizini ortaya çıkaran yapılar değişmeden, kalıcı bir iyileşmeden söz etmek mümkün değil.

Gerçek çözüm ancak;

  • ekonomik sistemin, sınırsız büyüme anlayışı yerine gezegenin ekolojik sınırlarını gözeten bir yapıya kavuşması,
  • üretim ve tüketim modellerinin, “daha fazla” yerine “daha akıllı ve daha adil” olacak şekilde yeniden tasarlanması,
  • şirketlerin, iklim risklerini yalnızca çevresel değil, finansal ve stratejik bir konu olarak ele alması,
  • şeffaf, ölçülebilir ve denetlenebilir sürdürülebilirlik yaklaşımlarının kurum kültürüne entegre edilmesi

ile mümkün olabilir.

Bu çerçevede iklim kriziyle mücadele zararı azaltmak ya da mevcut sistemi biraz daha yeşil hale getirmek anlamına gelmiyor. Değer yaratma biçimlerimizi, başarı tanımlarımızı ve ekonomik önceliklerimizi yeniden düşünmeyi gerektiriyor.

İklim Krizi Geleceğin Değil, Bugünün Meselesi

“İklim krizini kim yarattı?” sorusu bizi geçmişe götürürken, asıl önemli soru şu:

Bu krizle ne yapacağız?

Bugün alınmayan her karar, ertelenen her dönüşüm, geleceğin maliyetini büyütüyor. İklim krizi artık soyut bir çevre sorunu değil; ekonomik istikrarı, toplumsal refahı ve şirketlerin varlığını doğrudan etkileyen bir gerçek.

Bu nedenle iklim krizini anlamak kadar, ona uyum sağlamak ve onu yönetmek de kritik.

Greenix olarak biz de tam bu noktada devreye giriyoruz.
Şirketlerin iklim krizini soyut bir risk olarak değil, ölçülebilir ve yönetilebilir bir stratejik konuya dönüştürmesine destek oluyoruz. Karbon ayak izi hesaplamalarından sürdürülebilirlik ve ESG raporlamasına, net sıfır yol haritalarından iklim risklerinin kurumsal stratejiye entegrasyonuna kadar, sürdürülebilirliği “niyet” seviyesinden çıkarıp uygulamaya ve etkiye dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Çünkü biliyoruz ki iklim kriziyle mücadele, yalnızca doğru hedefleri koymakla değil; o hedeflere nasıl, ne zaman ve hangi araçlarla ulaşılacağını bilmekle mümkün.

Kaynakça:

  • Teke Tek Bilim – İklim krizini kim yarattı? (YouTube programı)(URL)
  • IPCC (Intergovernmental Panel on Climate Change) Değerlendirme Raporları
  • NASA & NOAA Küresel Sıcaklık Verileri
  • UNFCCC – İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Belgeleri

Uzmanımızla görüşün

Sürdürülebilirlik çözümleri uzmanlığımız ve projelerimiz hakkında daha fazla bilgi edinmek için lütfen bizimle iletişime geçin.